Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Alış-veriş Merkezi Baskısı!

Esselamu aleykum,

İzmir’de ikâmet ediyorum, ama geçenlerde bir iş için İstanbul’a gitmiştim. Almanyadan ziyarete gelen bir arkadaşımla (bilen bilir, meşhur) Kalyon
alış-veriş merkezine gitmiştik. İftardan sonra biraz gezip, oturup çay içtikten sonra eve dönmekti niyetimiz. Henüz mekâna girmiştik ki o farklı atmosferi
sezmek hiç de güç olmadı. O bahsedilen psikolojik tabir “Mahalle Baskısı” damardan zerk olunmaya başlamıştı bünyeme. Bu rahatasız edici bakışlara sebep olan benim gayet normal seviyedeki (kirli sakal tabir edilenden bir miskal daha uzun) “sakal”ımdı. Alış-veriş merkezinin her katında aynı rahatsız edici bakış ve fısıldamara şahit oldum. O nevi mekanlara tabir-i âmiyâne ile karşı cins “kesmeye” giden, gözü yediğinden, içtiğinden, aynı masada oturduğu eşinden,
dostundan çok etrafta olan zevatın böyle tavır eda etmesini anlayışla değil ama normal karışlayabilirdim, karşıladım da. Ama o sâkin sâkin masalarında oturan veya harâretlice herhangi mevzuyu tartışan o kendilerini etraftan soyutlamış, kravatlı, takım elbiseli, “modern” insanlar işlerini güçlerini bırakıp kimi farkettirmemeye çalışarak, kimi alenen böyle yapınca hiç anlayamadım onları. O insanlar inancımdan dolayı sakal bıraktığım için beni o mekâna layık
görmemişlerdi. Benim kim olduğum, esasta hangi fraksiyondan olduğum, onlar kadar vergi veriyor, onlar gibi askerlik yapıyor, doğru veya yanlış ülke meselelerine çoğundan daha fazla kafa yoruyor olmam, bu ülkeye faydalı bir fert olup olmayışım mesela branşım olan denizcilikte belki ilerde Türkiye’yi dünya standartlarına taşıyacak olmam filan hiç önemli değildi. Çünkü ben genç yaşıma rağmen sakal bırakmıştım kim bilir ileride neler yapardım, yüzümde sakal vardı ve daha ne olsundu, gerisi hikâyeydi . Ben onlara göre ikinci sınıf insandım, ve birinci sınıf insanların bulunduğu yerlerde bulunmam çok saçmaydı.
Basit olarak bana revâ görülen zilletin sebebi de buydu.

Ertesi gün aynı mekana yakın bir yerde cereyan eden bir başka hadise, haber ajansalarına düşmüştü. Olayı gündeme getiren isim Fenerbahçe Kulübü
Disiplin Kurulu Başkanı Avukat Tuncer Erdoğan oldu. Tuncer Erdoğan’ın anlattığı olaya göre, üçü erkek, ikisi kız, beş kişilik bir grup, başörtülü bir kızı
başörtülü olduğu için önce sözle taciz etti. Ardından hızlarını alamayıp kızın örtüsünü başından çekip almaya çalıştılar. Tuncer Erdoğan olaya müdahale etti
ve örtülü kızı kurtarmaya uğraştı. Bu esnada civardaki iki trafik polisinden yardım istedi ama polisler ilgilenmedi. O da ancak örtülü kızı belediye otobüsüne bindirerek olay yerinden uzaklaştırabildi.

Pekiyi şimdi bu kız bu baskıdan da öte cebrî müdahale neticesinde artık başını açmak zorunda mı hissetmeldir kendini veya taciz eden gençlerin artık Şişli ilçesine girişini devlet yasaklamalı mıdır?!

“Yuh, okadar da değil, çok tepki vermişsin!” diyenler olacaktır. Burada göstermek istediğim baskının her yandan/yönden gelebileceği. Reaksiyon
haddinden şedîd olabilir, önemli olan verilen reaksiyonla neler yapılacağıdır. Yani bunları düşünen birisi sakalını kesmek zorunda veya benzeri mekanlara
gitmemeye mecbur hissedebilir kendisini. Öyleyse Kalyon’a sakalı olmayanlar girmesin çünkü sakallılar üzerinde baskı kuruyorlar mı diyeceğiz?!
Ben nasıl farklı görüşlerin direkt ve dolaylı empozisyonundan etkilenip sakalımı kesmediysem, sakalsız birisi de sakallıların arasında, başörtüsüz biri de
başötülülerin arasında hiç bir dolaylı/direkt dayatmadan müteessir olmadan yaşayabilmelidir. Bu baskı her iki zümre için de mümkündür, İnançlı inançsızın
baskısını hissedebilieceği gibi aksi de mümkün. Bunun çözümü birinin diğerinden korkup onu etrafında istememesi ise diğerine yaşam hakkı da verilmesin,
kökten çözüm sağlanmış olur.

Türkiye Cumhuriyeti, evveliyatıyla birlikte 1000 seneye yakın bu topraklarda yaşamış, kozmopolit yapıya sahib devletler kurmuş insanların yaşadığı güçlü kültür dinamikleri, farkedilemese de oto-sansür ve oto-kontrol mekanizmalarına sahip ülke. Beğenilse de beğenilmese de ecdadın kurduğu devletlerin hiç birinde (beylikler dahil) tek ırk, tek tip inanç tesis olmamış. Fakat binlerce örnek verilebileceği üzre insanlar beraber yaşayabilmiş, azınlık-çoğunluk dengesi (dışarıdan müdahale olmadan) bozulmamış. Ben egeli olduğum için biliyorum, büyükerimizin anlattığına göre; eskiden İzmir’de hatta, köylerde çok sayıda rum/yunanlı bulunurmuş, öyle ki nüfusun yarısının rum olduğu yerler bile varmış. Bu şeraitte Ramazan ayında müslümanlar oruç tutarken Rum aileler çocuklarının mahallede/dışarıda yemek yemesine izin vermezlermiş ki oruç tutanlar rahatsızlık duymasınlar. Müslüman kadınlar imkânı kıt komşularına iftar yemeği dağıtırlarmış.
Durum bu merkezdeyken Rum’ların Türk’lere baskı kurduğu veya aksi düşünüleilir mi? Bu güne kadar varolması muhtemel bu baskı hiç bir surette husul bulmadıysa bundan sonrası için her lahzâmızı korkuyla, engelemellerle geçirmek müzmin bir paranoya değil de nedir? Pek tabii yukarıda anlattığım gibi veya tam zıttı istisnalar vardır ama umumi tutuma teesir etmemelidir.

Buradan da idrak edilebileceği üzre mesele nazariyede (belki) mevcut ancak pratikte (çok ender ve mahdut, kaide oluşturmayacak örenekler dışında) asla zuhur etmemiş ancak bir faraziye olarak değerlendirilebilecek “Mahalle Baskısı” değildir. Mesele dikkati ve alakayı esas’tan sair cihete kaydırmaktır. Göreceksiniz ki yakında bu mevzu da unutulacak ve yeni bir bahane bulunuacaktır!

Not1:
Alış-merkezinin ismini sadece mekan belirtmek maksatlı verdim, mevzuyla alakası yok. Aynı hadise başka yerde de cereyan edebilirdi, dikkat edilmesi icab eden mekan değil vakadır.

Not2:
Kimseyle dinde sakal bırakmanın yeri olup olmadığını veya herhangi bir ibadetin dindeki zaruretini tartışacak değilim. Bu konuda kafi derecede bilgi
sahibiyim. Hatta sual eden olursa elimden geldiği kadar yanıtlamaya gayret ederim. Bu konuda mühim olan ibadetin dindeki zarureti veya mevcudiyeti değil abid’in eda etmek istemesidir. Serbestiye kafi gelecek olan da (belli şartlar dahilinde) istemektir.

Allah hayırlı selâmet versin.

Esselamu aleykum,

Türbanlı kardeşlerimizin üniversiteye alınmayışlarının sebebini “Laik Devlet”in politikasının gereği olarak kabul etmek ancak sathî bir değerlendirme
olacaktır. Zira eğer bu bir umumi devlet tavrı olsaydi bütün hizmet veren devlet kurumlarına gelen türbanlı, sakallı, haç kolyeli vatandaşların engellenmesi icab ederdi.
Ne varki bir kurumun (sakal, türban vb.) dini öğe taşıyan hiç bir yurttşına “Sen su faturası yatıramazsın, hastanede tedavi olamazsın, polis senin evine giren hırsızı yakalamaz” dediği vâki olmamıştır! Demek ki bu müşkülün devletin laikliği ile ilgisi yoktur.

Objektif bakıldığı takdirde görülecektir ki bu kısmî yasaktan maksud belli bir kesimin belli hizmetlerden faydalanmasını engellemektir. İşte asıl üzerinde
kafa yorulması gerekn nokta da budur kanaatimce.

Eğitimin bir hizmet olduğu hususu ise esasen gayet açıktır. Hizmeti sağlayan “Sosayal Devlet” faydalanan ise “Ülke Vatandaşları”dır. Türkiye Cumhuriyeti anayasada belirtildiği üzre “…demeokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir”. Eğitim, sağlık, güvenlik hizmetleri de “Sosyal Devlet”in yükümlülüklerinden bazılarıdır. Bu sosyal devlet aynı zamanda (Türkiye gibi) laikse bir dini inanca sahip olan veya olmayan herhangi vatandaşına bilâ istisna bu hizmetleri götürmek zorundadır.

Türban pekâlâ siyasi bir simge olarak kullanılabilir ama her şey kadar mesela yastığın, araba lastiğinin, çorabın, armudun sapının, üzümün çöpünün
siyasi simge olarak kullanabileceği kadar. Daha evvel günlük hayatta istimal ettiğimiz bir eşyayı siyasi simge olarak kullanıldığı iddia edildiğinde veya
gerçekten birileri tarafına siyasi simge olarak kullanıldığında hayatımızdan çıkarmalı mıyız? Peki yarın birisi çıkıp “Orak-Çekiç” siyasi bir simgedir derse
(ki öyledir) devlet orak ve çekiç kullananları bir takım hizmetlerden mahrum mu bırakacaktır? Veya yine birisi “Ben görüş olarak iktisatçı David Ricardo’nun
fanatik taraftarıyım ve yeni bir parti kuruyorum. Partidaşlarımla birlikte kendimize şiar olarak kravatı seçtik.” dese, bundan sonra devlet dairlerinde
kravat takmak yasak mı olacaktır?

Kelime manası evren-kent olan, farklı görüşlerin bir araya gelip tartışıldığı ve bir neticeye varılmaya çalışıldığı, en doğrunun bulunması için bir platform, bir kaide hükmündeki üniversiteler elbetteki her alanda olduğu gibi siyasi alanda da tartışmalara zemin sağlayacaktır.
Zaten hâli hazırda “ne etliye ne sütlüye karışan” tavır sergilemekte olan üniversiteler hantal yapılarıyla, herhangi bir alanda atılım yapmamızı sağlayacak lokomotif görevini ifâ edememekte.
Türkiyedeki üniversitelerin dünya standartlarında üniversitler için kriter kabul edilen (makale yayımlamak, panel, konferans düzenlemek gibi) kıstaslar üzerinden yapılmış sıralamalarda maalesef ülke içindeki hadiselerde “kopardıkları yaygara”nın binde biri kadar ilerleme kaydedemedikleri, akreditasyonda utanç verici seviyede olmaları gerçekleri nazar-ı dikkate alındığında bizi ancak bir “fâsit döngü” içine sokmaktan başka işe yaramadıklarını idrak etmek hiç de zor değildir.

Mücmel olarak izân sahibi, âfâki bakan herkesin esasına vâkıf olacağı üzre hadise, “Laiklik” kisvesi ile örtülüp dikkatleri ve alâkaları bu “kısmi” yasağın asıl sebebinden uzaklaştırmaktan ibaret bir toplum mühendisliği örneğidir. Öyle ki bunun en büyük kanıtı, her türlü çözüme soğuk bakan “Böyleyken böyledir, işte şu esbaptan nâşi yanlış yapıyorsunuz” denildiğinde “Ne münasebet zaten öyle olsa bile bir kere şu sebep de var. Biz asıl o yüzden böyle yapıyoruz” gibi asla sonu gelmeyen bahanelerle işi yokuşa sürmeleri, fâsit bir daire içine mevzuyu hapsetmeleridir.
Akl-ı selim ile burada yapılması gereken bu taktik harakete, bu oyuna gelmeyip esastan uzaklaşmamaktır. Mülâhazaların teksif edilmesi gereken bir başka mesele de daha fazla insana bu konuda ne kadar samimi olunduğunu göstermektir. İçtimai mutabakat çözüm için en sağlam zemindir.

Allah hayırlı selâmet versin.

Esselamu aleykum,

Menşei, ve teferruatı, tetkik ve tahkik edildiğinde rahatlıkla idrak olunacaktır ki bizde tasarruf edildiği manasıyla “Laiklik” bir devlet vasfı, bir devlet duruşudur ancak.

Herhangi zevata, “Laiklik” kavramına bakışını ve duruşunu öğrenmek için “Laik misiniz?” sorusu yöneltilebilir böylece sual “Devletlerin laik olması taraftarı mısınız?” manası kazanır! Ve fakat devletler için politika belirten evsaf aynı manasıyla insanlar için kullanılamaz. Örneğin “Hukuk Devleti” olmak bir devlet vasfıdır; devletin çifte standart gütmeden vatandaşlarına yasalar önünde haklarını eşit dağıttığını anlatır. Keza “Sosyal Devlet” olmak da bir devlet vasfıdır; devletin vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını (sağlık, eğitim vb) karşıladığını anlatır. Ancak bu devletlerin vatandaşlarına Hukuk musunuz?

veya

Sosyal misiniz? soruları yöneltilemez çünkü insanlar münferit tavır ve politika olarak hukuk, sosyal, “Laik” sıfatlarını taşıyamazlar! Bu sıfatlar insanların önlerine getirildiğinde tamamen farklı anlamlara gelir.

Hulâsa; Vatandaş “Laik” olamaz devlet “Laik” olur.

Allah hayırlı selâmet versin.

Nâr-ı Leyl

Bismillâhirrahmânirrahîm…

Selâm ve salat Allah’in (c.c.) rasûlune olsun.

Esselâmu aleykum ve rahmetullah,

MUKADDİME

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat inancına göre İslâm’da 5 mukaddes gece vardır ki bu günlerin, gündüzlerini oruçlu geçirip, gecelerini ibâdetle ihyâ etmek müstehap ve sevaptır. Zîra bu gecelerde Mevlâmız (c.c.) Eş-Şekur, El-Kerîm, El-Mucîb, El-Vedûd, El-Berr, El-Afuvv, Et-Tevvâb, Zu’l Celâli ve’l İkrâm ve Es-Sâbur isimlerinin tecellisi ile (ki en güzel isimler ancak O’nundur) bizlere herzamankinden fazla teveccüh eder, ve karşılığını da şüphesiz haddinden fazla verir. Ve lâkin ekseriyetle düşülen hata bu geceleri çokca önemseyip akabinde tekrar gaflete, düşüp nisyana gark olmaktır. Pek tabî bu gecelerin feyzi ve bereketlerinin diğerlerinden nispeten fazla olduğu umulur ancak Allah’in insana ne zaman “nasuh tevbeyi” ihsân edeceği bilinmez. Böyle geceler bizler için birer milad, yeni birer başlangıç vesîlesi olmalıdırlar. Hidayetten sonra gaflete düşen, idlâl olan kulun hâli ne kötüdür, Allah (c.c.) cümlemize sirat-i müstakimden ayrılmayan kullarından olmayı nasîb etsin.

KANDİL NEDİR?

Mezkur geceler için ülkemizde müşterek bir isimle “Kandil Geceleri” tâbiri kullanılır. Bu deyişin kökü, ilk defa Sultan II. Selim zamanında tahakkuk ettirilen bir faaliyete dayanır. Sultan II. Selim zamanında (1566-1574) Mevlid ve Regâib gecelerinde bazı camîlerin minârelerinde kandil yakılmaya başlanmıştır. Bu kandiller mevsimine göre rüzgârda sönmeyecek şekilde fener gibi kuşatılır, ayrıca sabaha kadar yanacak şekilde tasarlanır ve her gün boşalan yağları doldurulurmuş. Berat ve Mi’rac Kandili de 1577 yılında Sultan III. Murad’ın fermânı ile bunlara ilave olunmuştur. Bu esbaptan halk arasında bu gecelere “Kandil geceleri” denmesi âdet olmuştur.

BİD’AT BAHSİ…

Ehl-i Sünnet mezhebleri dışındaki bazı mezheblerde bu mübarek günlere ve gecelere normalden fazla ehemmiyet verilmesi ve farklı nazar edilmesi bid’at olarak kabul edilir. Buna sened olarak ta Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ; “Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz, saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitab’ıdır. Yolların en güzeli Muhammed’in yoludur. Yapılan işlerin en şerlisi sonradan uydurulup ortaya çıkarılanlardır. Her sonradan uydurulan bid’attir. Her bidatte sapıklıktır. Her sapıkta Cehennemliktir.” hadîs-i şerîfini gösterilir. Ancak ehl-i sünnet âlimleri bu konuda farklı görüş bildirmişlerdir. Hadiste geçen “küllü” (her) kelimesinin ekseriyet ifade ettiğini söylemişlerdir. İmam Şafiî: “Kitab’a, Sünnet’e, icmaa ve sahabenin yoluna muhalif olan her şey, saptırıcı, kötü bir bid’at; bunlara muhalif olmayıp hayra yönelik şeyler de iyi ve güzel bir bid’attır” demektedir. Bu esbaptan bid’atlar iyi bid’at (el-bid’atü’l-hasene) ve kötü bid’at (el-bid’atü’s-seyyie) diye ikiye ayrılır. İmâm Şafiî’nin delili ise Hz. Ömer’in sahabe-i kiramın camide cemaatle teravih namazı kılmalarını, “bu ne güzel bid’at” diyerek tasvib etmesine dayanmaktadır. Durum bu merkezden bakıldığında faydalı olduğu düşünülerek bid’at olsa bile bid’at-ı hasene kabul edilmelidir.

MİRAC (GECESİ)

Recep ayının 27. gecesi Mir’ac gecesidir. İsrâ sûresinin ilk ayeti Mi’rac hadisesinden bahseder. İsrâ gece yürtülüp götürmek demektir, Mi’rac ise yukarı çıkarmak demektir. Allah (c.c.) İsrâ suresinin ilk ayetinde şöyle buyurmuştur: “Kulu Muhammed’i geceleyin, Mescid-i Haram’dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O’dur.”

Rasul-i Ekrem (s.a.s.) efendimizin “Mi’rac” denilen bu mübarek seyahati, en kuvvetli rivayetlere göre peygamberliğin onüçüncü senesinde hicretten altı ay önce Receb-i şerifin yirmi yedinci gecesinde meydana gelmiştir.

Ömer Nasuh BİLMEN tefsirinde Mi’rac hadisesi şöyle anlatılır:

“Resul-i Ekrem Efendimiz, Hazreti Cibril’in getirmiş olduğu burak ile yani: şimşek gibi son derece parlak
ve süratli harekete sahip bir hayvan, bir nakil vasıtasiyle başlangıçta Beytülmukaddes’e varmış, orada iki rekât namaz kılmış, sonra Cibril- i Emin ile birinci göğe yükselmişler, gök kapıları açılmiş, orada Hazreti Adem ile görüşmüştür Sonra ikinc göğe çıkmışlar, orada da Yahya ve İsâ Aleyhimesselâm ile görüşmüştür. Sonra da üçüncü semaya çıkmışlar, orada da Yusuf Aleyhisselam ile karşılaşmıştır, Sonra da dördüncü semaya yükselmişlerdir. Orada da İdris Aleyhisselam ile karşılaşmıştır. Badehu beşinci semaya yükselirken Harun Aleyhisselam ile görüşmüştür. Bunu müteakip de altıncı semaya yükselerek orada da Musa Aleyhisselam ile sohbette bulunmuştur. Bundan sonra da yedinci semaya çıkarak İbrahim Aleyhisselam ile görüşmüştür. Bütün bu mübarekPeygamberler, Resul-i Ekrem Efendimize merhabalar diyerek hakkında dualarda bulunmuşlardır. Hazreti İbrahim, Beytülmamûr denilen yüce bir makama dayanmış bulunuyordu ki, buraya hergün yetmiş bin Melek geliyor, bir daha geri dönmüyorlardı. (Bir kez gelene bir daha sıra gelmiyordu)
Son Peygamber Hz. Muhammed, o yüce makamlardan sonra “Sidretülmüntehâ” denilen pek yüce bir makama ulaşmıştı. Orada Resul- i Ekrem Hazretleri pek kutsî tecellilere mazhar olmuş ve o geceden itibaren beş vakit namaz farz kılınmiştır.

Başlangıçta elli vakit farz kılınmıştı. Hazreti Musa’nın tavsiyeleri üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz bir kaç defa Cenab’ı Hak’ka dua ve yakanda bulunmuş, ümmeti hakkında kolaylık gösterilmesini niyaz etmiş, nihayet elli vakit bşD vakte indirilmiş, fakat bir vaktin edası için on misli sevap verileceği vaad buyurulmuş olduğundan beş vakit namaz, elli vakit namaz sevabını kazandırmıştır.

Sidretülmüntehâ; bütün meleklerin ilimleri ancak bu makama kadar vasıl olabileceği için bu makama bu unvan verilmiştir. Diğer bir rivayete göre de Hak Teâlâ’nın yukarıdan inen ve aşağıdan yükselen emirleri bu makamda son bulduğu için buna “Sidretülmüntehâ” denilmiştir.”
(İsrâ ve Mi’rac hakkında daha geniş bilgi için Mevdûdî, Tevhid Mücadelesi, III. 301-335)

İslâm alemi için böyle mühim bir hadisenin, bir mucizenin gerçekleştiği bu gecede Mevla’dan (c.c.) af dileyip, yüzleri O’na çevirmek buna da Resul-u ekrem (s.a.s) efendimizi ve mirac hadisesini vesîle etmek, İsrâ suresini okumak elbette müstehaptır. Bu gece ümit kesmediğimiz Rabbimizden bağışlanma ve hidayet dilemek için bir fırsattır, bu gece sevaplar katlanarak fazlasıyla amel defterlerimize yazılacaktır inşaallah. Mühim olan bu gecelerde minareleri mahyaların süslemesi, sokaklarda kandillerin yanması değil, bizzat gönlümüzün yanması, Mevlâna Celâleddîni Rûmî’nin buyurduğu gibi, yanması ve çerinden çöpünden ayrılmasıdır. Bu gecenin uhrevi havasına şamil olamadıktan sonra cân u gönülden Allah! diyemedikten sonra bu gecenin ömrümüzün geçen ve kalan sıradan gecelerinden farkı olmayacaktır. Bir kanalda kandil programı izleyip ardından sanki vazife tamamlanmış gibi rahat yatığa baş koyulduktan sonra bu da hanemize kaçmış bir fırsat olarak yazılmaktan başka işe yaramayacaktır. Mi’rac gecesini ibâdet ile ihyâ etmek asla bir vazife, bir külfet olarak değil bilakis bir fırsat olarak görülmelidir.

Allah (c.c.) cümlemize (o elim azâbın olduğu günde yanmamak için) bu gece kandillerden, mahyalardan fazla yanmayı, hidâyet ışığıyla aydınlanmayı, Lâakal 2 rekat kazâ namazı kılıp secdede hiç olmazsa Kendisine yakın olmayı nâsib etsin.

Subhâne rabbike rabbi’l izzeti a’mmâ yesifûn. Ve selâmun a’lel murselin. Ve’lhamdulillahi rabb’il âlemin.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.