Esselamu aleykum,
İzmir’de ikâmet ediyorum, ama geçenlerde bir iş için İstanbul’a gitmiştim. Almanyadan ziyarete gelen bir arkadaşımla (bilen bilir, meşhur) Kalyon
alış-veriş merkezine gitmiştik. İftardan sonra biraz gezip, oturup çay içtikten sonra eve dönmekti niyetimiz. Henüz mekâna girmiştik ki o farklı atmosferi
sezmek hiç de güç olmadı. O bahsedilen psikolojik tabir “Mahalle Baskısı” damardan zerk olunmaya başlamıştı bünyeme. Bu rahatasız edici bakışlara sebep olan benim gayet normal seviyedeki (kirli sakal tabir edilenden bir miskal daha uzun) “sakal”ımdı. Alış-veriş merkezinin her katında aynı rahatsız edici bakış ve fısıldamara şahit oldum. O nevi mekanlara tabir-i âmiyâne ile karşı cins “kesmeye” giden, gözü yediğinden, içtiğinden, aynı masada oturduğu eşinden,
dostundan çok etrafta olan zevatın böyle tavır eda etmesini anlayışla değil ama normal karışlayabilirdim, karşıladım da. Ama o sâkin sâkin masalarında oturan veya harâretlice herhangi mevzuyu tartışan o kendilerini etraftan soyutlamış, kravatlı, takım elbiseli, “modern” insanlar işlerini güçlerini bırakıp kimi farkettirmemeye çalışarak, kimi alenen böyle yapınca hiç anlayamadım onları. O insanlar inancımdan dolayı sakal bıraktığım için beni o mekâna layık
görmemişlerdi. Benim kim olduğum, esasta hangi fraksiyondan olduğum, onlar kadar vergi veriyor, onlar gibi askerlik yapıyor, doğru veya yanlış ülke meselelerine çoğundan daha fazla kafa yoruyor olmam, bu ülkeye faydalı bir fert olup olmayışım mesela branşım olan denizcilikte belki ilerde Türkiye’yi dünya standartlarına taşıyacak olmam filan hiç önemli değildi. Çünkü ben genç yaşıma rağmen sakal bırakmıştım kim bilir ileride neler yapardım, yüzümde sakal vardı ve daha ne olsundu, gerisi hikâyeydi . Ben onlara göre ikinci sınıf insandım, ve birinci sınıf insanların bulunduğu yerlerde bulunmam çok saçmaydı.
Basit olarak bana revâ görülen zilletin sebebi de buydu.
Ertesi gün aynı mekana yakın bir yerde cereyan eden bir başka hadise, haber ajansalarına düşmüştü. Olayı gündeme getiren isim Fenerbahçe Kulübü
Disiplin Kurulu Başkanı Avukat Tuncer Erdoğan oldu. Tuncer Erdoğan’ın anlattığı olaya göre, üçü erkek, ikisi kız, beş kişilik bir grup, başörtülü bir kızı
başörtülü olduğu için önce sözle taciz etti. Ardından hızlarını alamayıp kızın örtüsünü başından çekip almaya çalıştılar. Tuncer Erdoğan olaya müdahale etti
ve örtülü kızı kurtarmaya uğraştı. Bu esnada civardaki iki trafik polisinden yardım istedi ama polisler ilgilenmedi. O da ancak örtülü kızı belediye otobüsüne bindirerek olay yerinden uzaklaştırabildi.
Pekiyi şimdi bu kız bu baskıdan da öte cebrî müdahale neticesinde artık başını açmak zorunda mı hissetmeldir kendini veya taciz eden gençlerin artık Şişli ilçesine girişini devlet yasaklamalı mıdır?!
“Yuh, okadar da değil, çok tepki vermişsin!” diyenler olacaktır. Burada göstermek istediğim baskının her yandan/yönden gelebileceği. Reaksiyon
haddinden şedîd olabilir, önemli olan verilen reaksiyonla neler yapılacağıdır. Yani bunları düşünen birisi sakalını kesmek zorunda veya benzeri mekanlara
gitmemeye mecbur hissedebilir kendisini. Öyleyse Kalyon’a sakalı olmayanlar girmesin çünkü sakallılar üzerinde baskı kuruyorlar mı diyeceğiz?!
Ben nasıl farklı görüşlerin direkt ve dolaylı empozisyonundan etkilenip sakalımı kesmediysem, sakalsız birisi de sakallıların arasında, başörtüsüz biri de
başötülülerin arasında hiç bir dolaylı/direkt dayatmadan müteessir olmadan yaşayabilmelidir. Bu baskı her iki zümre için de mümkündür, İnançlı inançsızın
baskısını hissedebilieceği gibi aksi de mümkün. Bunun çözümü birinin diğerinden korkup onu etrafında istememesi ise diğerine yaşam hakkı da verilmesin,
kökten çözüm sağlanmış olur.
Türkiye Cumhuriyeti, evveliyatıyla birlikte 1000 seneye yakın bu topraklarda yaşamış, kozmopolit yapıya sahib devletler kurmuş insanların yaşadığı güçlü kültür dinamikleri, farkedilemese de oto-sansür ve oto-kontrol mekanizmalarına sahip ülke. Beğenilse de beğenilmese de ecdadın kurduğu devletlerin hiç birinde (beylikler dahil) tek ırk, tek tip inanç tesis olmamış. Fakat binlerce örnek verilebileceği üzre insanlar beraber yaşayabilmiş, azınlık-çoğunluk dengesi (dışarıdan müdahale olmadan) bozulmamış. Ben egeli olduğum için biliyorum, büyükerimizin anlattığına göre; eskiden İzmir’de hatta, köylerde çok sayıda rum/yunanlı bulunurmuş, öyle ki nüfusun yarısının rum olduğu yerler bile varmış. Bu şeraitte Ramazan ayında müslümanlar oruç tutarken Rum aileler çocuklarının mahallede/dışarıda yemek yemesine izin vermezlermiş ki oruç tutanlar rahatsızlık duymasınlar. Müslüman kadınlar imkânı kıt komşularına iftar yemeği dağıtırlarmış.
Durum bu merkezdeyken Rum’ların Türk’lere baskı kurduğu veya aksi düşünüleilir mi? Bu güne kadar varolması muhtemel bu baskı hiç bir surette husul bulmadıysa bundan sonrası için her lahzâmızı korkuyla, engelemellerle geçirmek müzmin bir paranoya değil de nedir? Pek tabii yukarıda anlattığım gibi veya tam zıttı istisnalar vardır ama umumi tutuma teesir etmemelidir.
Buradan da idrak edilebileceği üzre mesele nazariyede (belki) mevcut ancak pratikte (çok ender ve mahdut, kaide oluşturmayacak örenekler dışında) asla zuhur etmemiş ancak bir faraziye olarak değerlendirilebilecek “Mahalle Baskısı” değildir. Mesele dikkati ve alakayı esas’tan sair cihete kaydırmaktır. Göreceksiniz ki yakında bu mevzu da unutulacak ve yeni bir bahane bulunuacaktır!
Not1:
Alış-merkezinin ismini sadece mekan belirtmek maksatlı verdim, mevzuyla alakası yok. Aynı hadise başka yerde de cereyan edebilirdi, dikkat edilmesi icab eden mekan değil vakadır.
Not2:
Kimseyle dinde sakal bırakmanın yeri olup olmadığını veya herhangi bir ibadetin dindeki zaruretini tartışacak değilim. Bu konuda kafi derecede bilgi
sahibiyim. Hatta sual eden olursa elimden geldiği kadar yanıtlamaya gayret ederim. Bu konuda mühim olan ibadetin dindeki zarureti veya mevcudiyeti değil abid’in eda etmek istemesidir. Serbestiye kafi gelecek olan da (belli şartlar dahilinde) istemektir.
Allah hayırlı selâmet versin.